Kültür vakfı

Kabare tarihi­nin ve öncü­ler­i­nin seksen binden fazla ismine ait sekseni aşkın sanatsal ve belg­esel miras ve mater­yal­ler kabare tarihi­nin özünü oluş­turuyor. 1961 yılında Mainz’te Rein­hard Hippen tarafın­dan kurulan özel kolek­si­yon başlan­gı­çta bağlı vakıf olarak 1989 yılında Mainz şehri­nin zimme­tine geçti. Arşiv, o zaman­dan bu yana Jürgen Kessler yönetiminde, 1999 yılında da milli menfaat gere­k­çe­si­yle ve federal Kültür ve Medya Bakan­lığının mali yardı­mıyla birden fazla kamu kuru­munun deste­kle­diği bir kültür vakfı haline geti­rildi. 2004 yılında arşiv Mainz’teki tarihi eşya ambarına taşındı.

Berburg Kolek­si­yonu

Bern­burg an der Saale’de bulunan ikinci yerinde, Bern­burg bele­di­ye­s­i­nin ve devle­tin desteği­yle
Berburg Şatosu’na ait Christiansbau’da Eulenspiegelturm’un (Eulen­spie­gel kule­s­i­nin) yanında, 2004 güzün­den beri DDR’in (Doğu Almanya) kabare tarihi kolek­si­yon haline geti­rilip belge­le­n­i­yor.

Mizahın yıldız­ları

Her iki arşiv şubesinde de müze konsepti düzen­lemelerinde 20. yüzyılın önde gelen kabare sana­t­çılarını anım­sa­tan esin­ti­ler var ve mizahın yıldız­ları kalıcı olarak sergi­le­ni­yor. Mainz, eşya ambarı ile forum tiya­tro­sunun arasında kabare dünyasının ‘ölümsüz yıldız­larını’ bir “Yıldız­lar Geçidinde”, Bern­burg ise, Bern­burg Şatosu’nda bir “Onur Listesinde” parla­tıyor.

Alman Kabare Arşivi

Alman mizah­çıları belg­esel merkezi

1961′den beri

Amacı | Mizahın oyun şekli olarak kabare ve edebi, politik, felsefi ve şiirsel içeriği belge­se­lin ana konu­su­dur; çok yönlü gösteri şekil­ler­i­nin devamlı birikim­leri ve bilim­sel yarar­lılığı ise Alman kabare arşi­vi­nin en önemli amacı­dır.

Her gün dünyanın her yerin­den gelen kullanıcıların çeşitli talep­le­rine cevap veri­li­yor. Arşiv önce­likli olarak edebi­yat ve tiyatro bilimi, medya ve müzik bilimi, dil bilimi, sosyo­loji, iletişim, kültür ve siyaset bilimi gibi alan­larda yapılan çalış­ma­lar, yüksek lisans ve doktora tezi için kaynak ve araş­tırma merkezi olarak hizmet veriyor.
Arşiv, düzenli olarak Almanya çapında sergi­le­ni­yor. Şimdiye kadar İsviçre, Avus­turya, Lüksem­burg, İsrail, Japonya, Polonya, Maca­ris­tan ve Avustralya’da da sergi­lendi. Altı bölüm­den oluşan 100 YILLIK GEÇMİŞİYLE KABARE serisi Berlin Sanat Akademisi’nde açıldı. Federal konsey başkanının tali­ma­tıyla ulusal bayram münase­be­ti­yle “Siyasi kabare çerçe­vesinde Alman – Alman tarihi” temalı özel bir gösteri düzen­lendi: pek çok şey tiye alınıp hep birlikte gülündü.

2018 yılı

“Kristal Gece” olarak adlan­dırılan, Nazi Almanyası’nda Yahu­di­lere karşı ilk saldırının düzen­len­diği 10 Kasım 1938 gece­s­i­nin 80. yıl dönümü­dür.
Ve 1933 yılında 10 Mayıs’ta Berlin’de ve 23 Haziran’da Mainz ve başka yerlerde kita­pların yakıl­masının üzerin­den ise 85 yıl geçti.
Sebas­tian Haffner, Nasyo­nal Sosya­list rejim zamanında siyasi-edebi kaba­re­nin her şeye rağmen neler başar­dığını vefa­tın­dan sonra yayın­la­nan hatı­ra­tında anla­tıyor: “Bir Almanın Hikayesi”

Ölüm korkusu

ve son tesli­mi­yet deney­imi­miz ile ancak onu yok sayarak ve eğlen­me­mize devam ederek baş etmemiz de bir bakıma bizim ayıbı­mız. Sanırım yüz yıl önce genç bir çift bunu daha iyi değer­len­di­re­bi­lirdi; tehlike ve kaybol­muşluk içinde muazzam bir aşk gecesi şeklinde olsa bile. Bizler ise daha iyi bir şekilde değer­len­dir­menin bir yolunu bula­ma­dık ve kaba­reye gittik, zira gitme­mize bir engel de yoktu: birincisi her hâlü­kârda yine gide­ceği­miz için, ikin­cisi ise sorun­ları mümkün olduğunda aklı­mıza getir­me­mek için. Bu oldukça acımasız ve serin­k­anlı gibi görünse de, aslında bir nevi bir zayı­flık göster­gesi olup, acı duymak şeklinde dahi olsa, durumun vaha­me­t­i­nin farkında olma­dığı­mızı göste­ri­yordu. Genel­leme yapmamda sakın­cası yoksa, bana göre bu, yakın Alman tarihi­nin en ürkütücü olay­l­arın­dan birisi; bir yanda eylem­le­rin fail­leri, diğer yanda ise acıların şehit­leri yok; her şey zayıf, acınası bir duygu ile taraf­sız bir rezil­liğin araka­sına sığı­narak bir tür yarı baygın­lık hali içerisinde gerçe­kleşi­yor: Eşek ş kası yapar­casına cinay­et­ler işle­ni­yor, alçalma ve mane­vi­ya­tın ölümü, sadece rahatsız edici bir olay gibi kabul edili­yor ve fizik­sel şahadet “şans­sız­lık” gibi algılanıyor.

Ancak biz o gün göster­diği­miz

kayıtsız­lık­tan dolayı ücret ile ödül­len­di­ril­dik, çünkü tesadüf eseri kata­kompta bulduk kendi­mizi, bu da o akşamki ikinci kayda değer vukuat idi. Alman­ya’da bir tür direniş göste­ri­len kamuya açık tek yere gelmiş­tik; cesur, komik ve kibarca bir direniş. Öğleden önce, dört yüz yıllık gele­n­eğe sahip Prusya yüksek mahke­me­s­i­nin Nazi yönetimi karşısında görkem­siz bir şekilde çöküşüne şahit olmuş­tum. Aynı günün akşamında ise hiçbir gele­n­eğe sahip olmayan bir avuç Berlinli kabare oyun­cusu şanlı ve zarif bir şekilde bu onura sahip çıkmıştı. Yüksek mahkeme çökmüştü. Ancak kata­komp ayak­taydı.

Bir bölük

oyun­cuyu zafere taşıyan adam; (zira ölüm tehdidi savuran yönetime karşı her türlü dik duruş ve takınılan tavır bir tür zaferdi) Werner Finck idi. Bu ufak tefek kabare sunu­cusu, Nazi Almanyası’na kuşkusuz adını altın harf­lerle yazdırdı ve bu şerefe erişe­bi­len nadir kişil­erden biriydi. Kahra­mana benze­mi­yordu fakat buna rağmen neredeyse bir kahra­man oluyordu. Ne devrimci bir aktör, ne sivri dilli bir alaycı, ne de Davu­d’un sapanı idi. Zarar­sız ve nazik bir kişi­liği vardı. Yumuşak, ahenkli ve süzülen bir mizah anlay­ışına sahipti. En etkili yöntemi, ustası olduğu mecaz ve kelime oyun­ları idi. “Gizli anlam” denen bir şey bulmuştu; ve elbette esas anlam­larını zaman geçti­kçe daha da gizli tutmaya çalışıyordu. Ancak düşün­ce­lerini gizle­mi­yordu. Zarar­sız­lığın ve neza­ke­tin yok olmaya yüz tutuğu bir ülkede bu özel­li­kleri barın­dıran bir sığınak gibiydi. Ve tam da bu zarar­sız­lığın ve neza­ke­tin için­deki “gizli anlam” ise gerçek ve eğil­meyen cesa­retti. Almanya’nın ortasında Nazi­le­rin gerçe­k­leri hakkında konuş­maya cesaret ediyordu. Konfer­ans­larında toplama kampların­dan, ev arama­ların­dan, yayılan korku­dan ve yalan­lar­dan bahse­di­yordu; alaycı ifadesi, içinde tarif­siz bir sessizlik ve acı ile beraber sıra dışı bir teselli gücü barın­dırıyordu.

Bu 31 Mart 1933

gecesi belki de haya­tının en önemli gecesi idi. Bina, sonraki günlerde, derin bir uçuruma bakar­casına gözlerini boşluğa dikecek olan insan­larla dolup taşıyordu. Finck insan­ları öyle güldürdü ki; daha önce hiçbir seyirci kitle­sini böyle güler­ken görme­miş­tim. Acıklı bir gülmeydi, sarhoşluk ve çare­sizliği ardında bırakan yeni doğmuş bir dik başlılığın gülüşüydü ve tehlike de bu gülüşü besli­yordu. SA’nın çoktan gelip evdeki herkesi tutu­kla­ma­ması mucize gibi bir şeydi. Biz o akşam muhteme­len Grüner Wagen tiyatro sahnesinde bile gülmeye devam ederdik. İlginç bir şeklide tehli­ke­nin ve korkunun ötesine geçmiş­tik.

Bekle­riz…

Main­z’in tarihi erzak ambarında beni ziya­rete geld­iği­nizde şaşıra­cak­sınız. Ben, kesin­likle tozlu ve sıradan bir arşiv­den çok daha fazlayım. Tabiri caizse, genç­liğime rağmen klasik bir tarzım var. Neredeyse bin metre­ka­re­lik alan üzerinde adeta bir müze şıklığında kendimi göste­ri­yo­rum. Tabii ki sizin için! Sonuçta benim bir görevim var. Kamunun kültürel yararına. İçimde bütün bir tarzı ve kendine özgü bir sanat akımını barın­dırıyo­rum diye­bi­li­riz! Kurucum beni Alman mizah­çıların doküman­ta­syon merkezi olarak kütüğe kaydettir­miş. 1961 yılında, Mainz’e gelir gelmez bana gururla “Alman Kabare Arşivi” ismini verdi.

Çalış­an­larım dünya çapında mizahın oyun ve sunum şekil­le­ri­yle ilgi­le­ni­yorlar.

Bu nedenle yurt dışın­dan çok misa­firi­miz geliyor. Geçen­lerde Mosko­va’­dan bir öğrenci, doktora çalış­ması için yirmili yıllar­dan mater­yal topla­mak, Japon bir profe­sör ise sürgün­deki kabare ile ilgi­len­diği için gelmiş. Yale Üniversitesi’nden bir araş­tırma öğren­cisi, halk şairi­nin orta çağdaki siyasi besteci olarak öncü rolünü araş­tır­mak için, arşivin alt katında dokuz ayını geçir­mişti. Dünyanın her yerin­den devamlı olarak gelen yazılı talep­ler insan­ların hazi­nele­rime olan ilgi­s­i­nin bir kanı­tı­dır. Bu nedenle yirmi birinci yüzyılın başın­dan itiba­ren bu güne kadar yaklaşık yüz elliden fazla sergi açtım. Yedi Avrupa ülkesinde. Aral­arında Fransa da var. Maison Hein­rich Heine der Cité Ulus­lara­r­ası Paris Üniver­si­tesinde: DÜNYA BİR KABARE! Almanya ve Fran­sa’da edebi kaba­re­nin doğuşu. Ardın­dan Mont­pel­lier, Toulouse, Lyon, Dijon. Almanca konuşu­lan ülkel­erde, Alzey­’­den Zürih’e kadar 100 YILLIK GEÇMİŞİYLE KABARE adı altında değişik yerlerde göste­ri­ler düzen­le­dik. Bu kısmen içim­deki cevheri göste­ri­yor: Tarzı! Yansıma şeklini. Tarihini. Benim için söz konusu olan sana­t­çılar­dır. Ve özel­likle de demo­krasi ve özgür­lüğü hede­fleyen sanat olarak kabare. Söz konusu olan kaba­re­nin yazarl­arı­dır. Onların hayat hikaye­leri. Onlar­dan bir çoğu acıklı hikaye­ler­dir. Ve tüm zaman­larda ilgi göste­ren insan­lar için onların anlamı. La belle epoque dönemi seyir­cisi için. İmpar­at­orluk zamanında. Hareket ve sansür arasında. Birinci ve ikinci dünya savaşı arasında. Demo­krasi ve dikta­tör­lük, mili­ta­rizm ve faşiz­min arasında. Hayatta kalma sana­tı­dır söz konusu olan. İçer­i­d­eki ve dışarı­daki sürgünde. Üslu­plar ve iskem­le­ler arasında. Söz konusu olan bizim kültü­rümüz. Ve değişik­liğe uğra­ması. Eğitim. Ve elbette gülmek. Dün olduğu gibi bugün de. Kendi­mize ve başka­larına gülmek. Geçen zaman içinde alay­cılığın ve alaylı dilin topoğraf­yası­dır söz konusu olan. Tıpkı konunun insancıl­lık ve fazla insancıl­lığın mizah ve şiir sanatı oldu gibi. Absürt ve somut olan. Günümü­zün sanatsal biçimde eleş­ti­ril­mesi. Ve elbette söz konusu eğlen­ce­dir. En başın­dan beri. Ve sevgi! Ameri­kalı filozof George Stei­ner’e göre, bir araya getir­mek aslında, sevgi­nin bir çeşi­di­dir.

Kaba­reyi meydana getiren farklı sahne sanat­larının kombin­asyonu biçim­sel

Kaba­reyi meydana getiren farklı sahne sanat­larının kombin­asyonu biçim­sel bir kavram olarak on doku­zuncu yüzyıl­dan sonra ortaya çıkıyor. Bu kombin­asyona Fran­sız­ca’da “kabare” adı veri­li­yor. Bir yandan taverna anlamına geliyor ve içinde sami­mi­y­eti barın­dırıyor. Diğer yandan ise bölmeli salata tabağı diğer adıyla “ordövr tabağı” anlamınd­a­dır. Bölüm­ler sırasıyla müzik, tiyatro, sunum, dans, eskiz ve resim gibi sahne disi­plin­lerini temsil ediyor. “Caba­rets des Assas­sins” gibi, cinayet türkü­leri seslen­diren bazı öncü­ler­den sonra, aslında ressam olan Rodol­phe Salis, 1881 yılında bir sonba­har akşamında Mont­mar­t­re’­deki ‘Le Chat Noir’ isimli meyha­nesinde bir fıçının üzerine çıkıp eğlence düşkünü varlı­klı seyir­ci­le­rine farklı sanat­lar­dan göste­ri­ler sunuyor. Dünyada bugüne kadar zamanı eleş­ti­ren edebi kabare olarak tanınan olgu işte bu şekilde ortaya çıktı. İlk kabare sunu­cusu olarak Salis, Caba­rets Artis­ti­ques (kabare artist­ler­i­nin) yara­tıcısıydı. Yani, salata tabağının ortasındaki tüm malzemeleri birleş­ti­ren sos oydu. Sunuşu kötü bir nam salmıştı. Yer yer aşağılay­ıcı ve agre­si­fti, tıpkı Chanson şarkıları gibi. Ente­lek­tüel Paris seyir­cisini cezbe­den ise tam da buydu. Çok geçme­den edebi elit, “Butte sacré” cami­asına katıldı. Onları poli­ti­ka­cılar ve aris­to­kr­at­lar takip etti. Örneğin Victor Hugo ve Émile Zola; İtalyan özgür­lük savaş­çısı Giuseppe Gari­baldi ve büyük Napo­ly­on’un yeğeni ve küçük Napo­le­on’un kuzeni olan Prens Jérôme Bona­parte. Birçok yete­ne­kli şarkıcı, besteci ve konuş­macı sahneye çıktı, bir çoğu daha sonra ünlü oldu, örneğin Fransız kaba­re­s­i­nin ilk büyük kadın şarkıcıları Aris­tide Bruant ve Yvette Guil­bert gibi. Erkek meslek­taşı Aris­tide sosyal eleş­ti­ri­sel şarkılarıyla “Mirli­ton” adlı loka­linde burju­vanın çifte stan­dar­dını eleş­ti­rerek kari­yerini devam ettir­miş ve Henri de Toulouse-Lautrec’in bir plaketi sayesinde bugün hala dünya çapında ününü kaybet­me­miş­tir. 1895 yılına ait iki adet Chat-Noir plaketi kısa bir süre önce, yirminci yüzyılın dönem­le­rine ait yaklaşık yirmi bin plaket örneği bulunan benim plaket dola­bıma girdi. Bu, halkın bir kısmının sanat ve kültüre karşı büyük ilgi duymasıyla başladı. Kabare bunun için, en azından bohem için seçil­miş bir anlatım aracı idi. Yazar Otto Julius Bier­baum bunu şu şekilde yayın­ladı: “Tüm sanat­ların rönes­ansı ve müzik­hol hayatı! Yeni bir kültür geti­re­ceğiz! Brett­l’ın da üstünde üstin­s­anı doğu­ra­cağız! Bu absürt dünyanın altını üstüne geti­re­ceğiz!” Bu sözlerinde ciddi idi! Maale­sef daha sonra başka­ları dünyanın altını üstüne gtirdi. Ama ne olursa olsun, 1900’lerde yeni bir şeyler oluyordu. Bir devrim zamanıydı, devrim atmos­feri vardı: Zamanın içine atılmış bir varlık olarak insan. Dünya ise kabare! Art Nouveau tarzında olduğu gibi bu yeni sanat tarzı da yeni bir harekete yol açtı, moda oldu, rağbet gördü ve çok geçme­den impa­ra­tor­luk başken­tine uzanan bir akım haline geldi. Oradaki muha­fa­za­kar Baron Ernst von Wolzo­gen 18 Ocak 1901 tari­hinde İmpar­at­orluk kuru­luşunun otuzuncu yıl dönü­münde “Über-Brettl” ile başarılı oldu. İşletm­enin “Bina yönetimi” arşiv­lendi.

Kısa süre sonra

Müni­h’te “On Bir Cellat” oyun­uyla Alman­ya’da ilk gerçek siyasi kabare sahn­e­le­ne­cekti. Frank Wede­kind, Paris’­ten gelen Marc Henry gibi, “Elfen“de etki­sini gösterdi. Böylece soyum, anne tarafın­dan Fran­sa’ya, baba tarafın­dan ise Alman İmparatorluğu’na dayanıyor. Eski aris­to­kr­at­lar gibi Avrupa kökleri iç içe girmiş ve sonrasında devamı gelmiş! 1901’de sadece Spree­’de edebi kabare işlet­mesi olan kırk adet kurum açıldı. Viya­na’da‚ “Zum lieben Augus­tin”, “Nacht­licht” ve “Fleder­maus” açıldı. İlk çocuğu August Strind­ber­g’­den ve ikin­cisi Frank Wede­kin­d’­den olan Frida Strind­berg, Londra’da ilk kaba­reyi açtı. Öncesinde Barse­lo­na’da “El quatre Gats” vardı. Krakow, Varşova, Buda­peşte ve St. Peters­bur­g’­dan Mosko­va’ya kadar Fransa ve Alman İmpar­at­orl­uğunu örnek alan kabare­ler açıldı. Ancak, ticari anlayış ve sunum beceri­s­i­nin eksik olduğu yerlerde, daha henüz kurul­muş olan birçok dükkân, çok geçme­den kepenk­lerini indir­meye başladı. Ancak sahne hızı tutul­muştu. Şimdi­lik. Daha önce Paris’te de olduğu gibi, bu yeni sanat tarzının karak­te­ris­tik özel­liği “Knei­pen­bret­tel (meyhane insanı), yani ‘gezgin­le­rin’ sahnesi olacaktı. Onunla sanatçı bohem­ler­i­nin rüyası gerçek oldu. Yerleşik sanat­tan bağım­sız ve uzak, kendi eser­lerini takdim etti­kleri yer. İnsan sahnede bu sanat şekli­nin dolay­sız­lığına hayran kalıyor. Tiya­troda oyun, seyir­ci­le­rin önü de oynanır­ken kaba­rede oyun doğru­dan seyirci üstüne oynanır. Bu nedenle katıl­an­lara ücret öden­mesi pek adet değildi. Çoğunun ödemesi besin madde­leri ile yapılıyordu. Veya birik­ti­ri­li­yordu. Gezgin edebi­yatı demiş­ken: Örne­k­leri ve kökleri orta çağın derin­li­kle­rine uzanıyor. “Erzpoet“lerin ahlaki ve satirik şiir­leri, aşk ve meyhane şarkıları. Hanns Dieter­s’in ‘Arche Nova’ adlı eserinde ilk program, on ikinci yüzyıla ait şarkıların­dan birin­deki ‘Archi­p­oeta’ rolüne saygı göster­gesi nite­liğin­deydi. Yaklaşık üç yüz şarkı­dan oluşan, 1803 yılında Bede­dikt­beu­ren mana­s­tırında keşfe­di­len ve “Beuren şarkıları” adı verilen en kıymetli kolek­si­yon, yeni bestele­ri­yle dünya çapında ün kazandı: Carmina Burana. Abar­tılı orato­ryo olarak serseri şair­liği. Carl Orff’un muhteşem müziği­yle tüm zaman­ların ötesine geçmiş.

Sanatçı bohe­mi­nin kendisi ise zamana bağlı bir gösteri şekli­dir.

Böylece yeni küçük sahne sanat­ları anlık ve ana bağlı olarak yaşar. Münihli Simpli­cis­si­mus uzun vadede başarılı olan tek örnek­tir. Bu başarının mimarı, oldukça tutulan bir konuş­macı olmasının yanı sıra parlak bir iş kadını da olan, Kathi Kobus sanat ve tica­reti, bir arada yürüt­meyi başar­mıştı. Şimdiye kadar hiçbir Alman kabare sahne­s­i­nin başa­ra­ma­dığını Simpl başardı ve 1903 yılın­dan 1968 yılına kadar, elli altı yıl boyunca ayakta kaldı. Birinci dünya savaşın­dan önce kimler yoktu ki orada? Müni­h’in hem üst tabak­asın­dan hem de halktan pek çok kimse! Deniz aşırı ülkel­er­den gelen turist­ler, Galler Prensi. Bulga­ris­tan Çarı Ferdi­nand. Belçika kralı! Sanay­i­nin patron­ları, paralı aris­to­kr­at­lar. ‘Yüzbaşı Köper­nick’ olarak nam salan ayak­kabı ustası Wilhelm Voigt, para kazan­mak için Simpl’de boy göste­ri­yor ve para karşılığı imza veri­yordu. Ve Hans Bötti­cher adlı bir şahıs. İlkin müdavim müşteri, daha sonra kurumun yazarı olarak; Joachim Ringel­natz adıyla ünlü oldu. Ellinci yaşımda tatlı ve yaşlı bir kadın bana “Kata­kom­p’un Altın Kitabı“nı hediye etti. Uzun zaman önce vefat eden eşi Tibor Kasics ve Werner Finck bu kaba­reyi 1929 yılında kurmuşlardı. Bu muhteşem hedi­y­e­nin içinde Joachim Ringel­nat­z’a ait esprili bir vecize ve Erich Käst­ner’in kita­plarını resim­leyen Walter Trier’in oriji­nal imzası vardı. Hans Albers, Carl Zuck­mayer, Klaus ve Hein­rich Mann, Walter Hasen­cle­ver ve George Grosz, Max Rein­hardt, Erich Mühsam, Gustav Gründ­gens, Luigi Piran­dello ve Erwin Picator, Alfred Döblin ve Richard Huel­sen­beck gibi isim­lere ait imzalar ve veci­ze­ler.

Sonun­cusu kaba­re­nin ‘Dada’ formülünü buldu.

“Dada dünyanın kaba­re­si­dir, dünya ve kaba­re­nin dada olması gibi.” Hugo Ball, Züri­h’te Cabaret Voltaire ile büyük savaşın dehşet­leri karşısında burjuva dünyasının kayıtsız­lığına karşı provo­ka­syon nite­liğinde bu edebi tarzı bulmuş­tur. Kurt Tuchol­sky ve Walter Mehring 1918’den sonraki dönemin en gözde kabare yazarl­arı­dır. Seyir­ci­lerini edebi eserler ve etki­leyici kome­di­lerle eğlen­diren, yalnız bırakıl­mış bir cumhu­ri­y­e­tin kroni­k­çi­leri, cesur mizahın sözcü­le­ri­ydi onlar. Bert Brecht epik tiyatro teorisinde kaba­re­den ilham alıyordu. Otto Reut­ter’in şanso­net­leri, Claire Waldoff ve Marlene Diet­rich gibi yıldız­ların seslen­dir­diği Fried­rich Holla­en­der ve Rudolf Nelson’un şarkılarıyla kabare özel­likle Berlin’de büyük revü­lerde çeşitli sahnel­erde göste­ri­li­yordu. Müni­h’te, Karl Valen­tin ile gelen­ek­sel-absürt bir yöntemle, hüzünlü silüetin­den sıyrıl­mış bir kome­dyen canlan­dırılıyordu. Hitler’in iktidara geçmesin­den bir yıl önce, yani 1932 yılında Werner Finck utangaç bir vazi­y­ette sahnede duruyor ve öne doğru bakıyor. Naziler iktidara gelirse, neler olabile­ceğini hayal ediyor ve şu keha­net­lerde bulun­uyor: “Üçüncü impa­ra­tor­luğun ilk haft­asında geçit tören­leri düzen­le­ne­cek. Şayet bu geçit tören­leri yağmur, dolu veya kar gibi hava şart­ların­dan dolayı iptal edile­cek olursa, etraftaki tüm Yahu­di­ler vuru­la­cak.” — Bu nüktenin, gerçeğe döne­bile­ceği ise pek yakında anlaşıla­caktı. Nazi­le­rin iktidarda olduğu dönemde Finck espriyi direniş olarak yaşa­maya çalıştı. Yüzlerce kabare sana­t­çısı ve mizahçı, Bin Yıllık İmpar­at­orl­uğu toplama kampında geçirdi. Örneğin kapımın önünde, Mainz Romano Guar­dini Meydanı’nda, mizah yıldızı ile ödül­len­di­ri­len sana­t­çıları hatır­la­yalım. Erich Mühsam, Fritz Grün­baum ve Kurt Gerron. Orani­en­burg, Dachau Auschwit­z’te öldü­rül­dü­ler.

8 Mayıs 1945’ten sonra kabare tiya­trosu için gerçek anlamda bir rönes­ans dönemi başladı. Batı Almanya’da (Trizo­ne­zya) mutlu ve melan­ko­lik ezgiler yükse­li­yordu: Yaşasın, hala hayat­tayız. Düssel­dorf kome­di­sinde kabare hem siyasi hem de edebi açıdan belir­le­diği yeni stan­dart­larla yolcu­luğuna devam ederken Erich Kästner Müni­h’te tekrar yazmaya başlıyor ve Günter Neum­man’a ait ‘Adalılarla’ birlikte kabare RIAS-Berlin ile Soğuk Savaş’a doğru sürü­kle­ni­yordu. Wolf­gang Neuss ile birlikte Alman halkının bilinç altına sürgünün ve ekono­mi­nin altın yıllarının sonu­çları yerleş­ti­ri­yor ve çok geçme­den Münch­ner Lach & Schieß­ge­sell­schaft ve Berli­ner Stachel­schweine adlı tiyatro toplu­lu­kları telejen yılbaşı program­ları yapıyordu. Böylece geniş bir burjuva seyirci kitle­s­i­nin kafasında yavaş yavaş tanın­maya başlandı. O zaman­lar tele­vi­zyon, siyasi kaba­reyi büyüttü. Doğu Alman­ya’da (DDR) kabare kırk yılı aşkın süredir mevcut sansür sınırl­arının içerisinde neredeyse zorlan­ma­dan kalmış­tır. Bazı durum­larda sosya­liz­min güzel­liği­nin arkasına sığı­narak. Bu başlı başına ele alın­ması gereken bir bölüm. Franz-Josef Degen­hardt ile kabare, altmışlı yıllarda batıda NeoNa­zi­le­rin ortaya çıkışını eleş­ti­ri­yor, APO ile (parla­mento dışı muhale­fet) sıkın­tılı yetmişli yıllarda faali­yet göste­ri­yor ve son olarak da Hans Dieter Hüsch’ün Hagen­buch adlı kita­bıyla herkesi ve her şeyi hasta ve meczup ilan ediyordu.

Seksenli yıllarda

kabare ‘Üç Tornado’ ile genç spon­tane ve alter­na­tif sahne­si­yle sahnenin tozunu attırıyor, Thomas Freitag ile Bakan Kohl parodi­leri yapıyor, ‘Bu bizim ülkemizde’ adlı gerçek mizahın mucidi, Gerhard Polt ile zihin­sel kökleri yok ediyor, Richard Rogler ile alay­cılığın manevi-ahlaki özgür­lüğünü deste­kli­yor ve yavaş yavaş ortaya çıkan özel kanall­arla giderek çoğalan piyasa değerini keşfe­di­yordu. O zaman­dan bu yana, kabare ve komedi, siyasi güdümlü katılım ve para hırsı, Almanya’nın küçük sahne sanat­ları ve büyük aren­alar arasında gidip geliyor. Bir zaman­lar denge­leri yıkmaya çalışan “şaka, mizah, ironi ve derin anlam”, yüz yılı aşkın bir süre sonra eğlence sektö­rünün kanun­larına boyun eğmeye başladı. Ülke değişti. Her fırs­atta para­dig­ma­lar değişi­yor. Ancak geçen zaman içinde bu hep böyleydi. Her şeyin bir başlan­gıcı, gelişme dönemi ve sonu vardır. Ve eninde sonunda bir gün, benim kabare için belge­leye­ceğim bir kültürel tarih­teki yerini alacak­tır. Öyleyse: Hoş geld­i­niz! Bien­ve­nue! Welcome! Bekle­riz. Zaman ayırın. Ve rezer­v­a­syon yaptırın. Ziyaret edin. Belki bir gün karşılaşırız! Alman Kabare Arşi­vi­niz.

Daha fazla bilgi için: